
Okul, bir çocuğun dünyaya güvenle bakmayı öğrendiği ilk eşiklerden biridir. Bir kapısından içeri umut girer,
diğer kapısından hayaller çıkar. Sıraların üzerine defterler açılır, duvarlara sesler siner, koridorlarda çocukluğun en saf hali dolaşır.
Bir öğretmenin sesi, bazen bir evin eksik kalan şefkatini tamamlar; bazen bir çocuğun içindeki karanlığı fark eden ilk ışık olur.
Bu yüzden okul denilen yer, yalnızca ders anlatılan bir bina değil; geleceğin sessizce kurulduğu, hayatın ince ince işlendiği bir emanet yeridir.
Tam da bu yüzden okulun kapısından içeri ölüm girmemeliydi.
Bir çocuğun okulda hayattan koparılması, sadece bir yaşamın sona ermesi değildir. O an, yarım kalan bir gelecek susar;
söylenememiş cümleler, kurulmamış düşler, büyümemiş yaşlar da o sessizliğe karışır. Ardında yalnızca gözyaşı değil,
kelimelere sığmayan bir eksiklik kalır. Bir öğretmenin kaybı ise bu acıyı daha da derinleştirir. Çünkü öğretmen,
yalnızca bilgiyi aktaran kişi değildir; kimi zaman korkuya karşı siper, umutsuzluğa karşı bir el, karanlığa karşı bir yön duygusudur.
Onun yokluğu, bir sınıfın ışığının ansızın sönmesi gibidir.
Böyle acılar karşısında yalnızca üzülmek yetmez. Çünkü bazı acılar, sadece kalbi değil, vicdanı da konuşmaya çağırır.
Sormamız gereken soru yalnızca “Nasıl oldu?” değildir; “Neden önlenemedi?” sorusudur. Çocukların en güvenli olması gereken yerde
korkunun hüküm sürmesi, yalnızca bir olay değil, toplumsal bir eksikliğin aynasıdır. Güvenlikteki boşluklar,
görmezden gelinen işaretler, rehberlik mekanizmalarının yetersizliği, şiddeti sıradanlaştıran dil ve duyarsızlaşan toplumsal iklim;
bütün bunlar üzerinde durulması gereken ağır birer sorumluluktur.
Çünkü çocukları korumak, sadece kapılara kilit vurmakla olmaz. Çocukları korumak; onların sessizliğini duymakla,
korkularını ciddiye almakla, öfkelerini anlamakla, yaralarını zamanında fark etmekle mümkündür.
Öğretmeni korumak da yalnızca görev tanımıyla sınırlı değildir; ona güvenli bir ortam sunmak, yalnız bırakmamak,
emeğini ve varlığını gerçek anlamda kıymetli görmekle mümkündür. Bir toplum, çocuklarını ve öğretmenlerini ne kadar koruyabiliyorsa,
geleceğine de o kadar sahip çıkabiliyor demektir.
Bugün geriye yas kalmış olabilir; ama bu yas, yalnızca geçici bir hüzne dönüşmemelidir. Çünkü unutulan her acı,
başka bir acının önünü sessizce açar. Artık çocukların adlarını yalnızca kayıp haberlerinde duymak istemiyoruz.
Öğretmenleri ardından ağıt yakılan değil, değeri yaşarken bilinen insanlar olarak görmek istiyoruz. Koridorlarda sessizlik değil kahkaha olsun,
sınıflarda korku değil merak büyüsün, kapılardan içeri ölüm değil hayat girsin istiyoruz.
Çünkü okulun kapısından içeri ölüm girmemeliydi. Oraya sabah ışığı girmeliydi, çocuk sesi girmeliydi, öğretmenin şefkati girmeliydi.
Bir ülkenin geleceği, en çok da okullarında saklıdır. Eğer o kapılardan içeri korku girerse, yalnızca çocuklar değil,
bir toplumun yarınları da kararmaya başlar. Bu yüzden bugün söylenmesi gereken en açık, en yalın ve en ağır cümle şudur: Okulun kapısından içeri ölüm değil, hayat girmelidir.